1923 sonbaharında sinema salonlarına gelen seyirciler, perdede Charlie Chaplin'in adını gördükleri için doğal olarak gülmeye hazırdı. Ama Parisli Bir Kadın (A Woman of Paris) daha ilk dakikalarda onları uyardı: Açılıştaki ara yazı, Chaplin'in filmde rol almadığını açıkça bildiriyordu. Melon şapka, baston ve paytak yürüyüş yoktu. Onların yerine bir köy kızının Paris'teki hayatını anlatan, ölçülü, karamsar ve şaşırtıcı derecede modern bir dram vardı. Bu film Chaplin'in kariyerindeki en cesur sapmalardan biri, aynı zamanda en az bilinen başarılarından biridir.
United Artists İçin İlk Film
Chaplin, 1919'da Mary Pickford, Douglas Fairbanks ve D. W. Griffith ile birlikte United Artists şirketini kurmuştu. Amaç, sanatçıların kendi filmlerini stüdyo patronlarına boyun eğmeden üretip dağıtabilmesiydi. Ancak Chaplin'in First National ile olan sözleşmesi bitene kadar yeni şirkete film veremedi. Bu sözleşme tamamlandığında United Artists için çektiği ilk film, beklenen bir Serseri komedisi değil, bu dram oldu.
Kararın arkasında bir yandan sanatsal merak, bir yandan da sadakat vardı. Edna Purviance, 1915'ten beri Chaplin'in neredeyse bütün filmlerinde başrol kadın oyuncuydu. Chaplin onu komedilerin tatlı ve masum kızı olmaktan çıkarıp ciddi bir dram yıldızı yapmak istiyordu. Parisli Bir Kadın baştan sona onun için düşünülmüş bir filmdi.
Hikâyenin çıkış noktası olarak genellikle dönemin ünlü sosyetik figürü Peggy Hopkins Joyce gösterilir. Zengin erkeklerle ilişkileri ve gösterişli hayatıyla gazetelerin sürekli gündemindeydi; Chaplin'in onun Avrupa'daki maceralarına dair anlattıklarından etkilendiği aktarılır. Chaplin bu malzemeyi bir dedikodu hikâyesine değil, seçimlerinin bedelini ödeyen bir kadının sessiz portresine dönüştürdü. Bu arada kendine de minicik bir yer ayırdı: Filmin başlarında, istasyon sahnesinde, ağır bir bavulu taşıyan bir hamal olarak birkaç saniyeliğine görünür. Jenerikte adı geçmeyen bu kısa görünüm, dikkatli seyirci için küçük bir sürprizdir; gerisinde ise kamera arkasından hiç ayrılmaz.
Hikâye: Kaçırılan Bir Tren
Marie St. Clair ile Jean Millet, bir Fransız köyünde yaşayan iki gençtir. Aileleri ilişkilerine karşı çıktığı için Paris'e kaçmaya karar verirler. Buluşma gecesi Jean'in babası ölür ve Jean istasyona gelemez. Marie trene tek başına biner.
Bir yıl sonra onu Paris'in lüks çevrelerinde, zengin ve keyfine düşkün Pierre Revel'in metresi olarak görürüz. Pierre'i Adolphe Menjou canlandırır; zarif, alaycı, hiçbir şeyi fazla ciddiye almayan bir adamdır. Marie'nin rahat ama boş bir hayatı vardır. Tesadüf onu yeniden Jean'le karşılaştırır. Jean annesiyle Paris'e yerleşmiş, geçimini sıkıntıyla sağlayan bir ressam olmuştur. Marie'nin portresini yapmaya başlar ve eski duygular yeniden canlanır.
Ama iki genç, hem kendi zaaflarına hem de çevrelerinin baskısına yenik düşer. Hikâye, Jean'in trajik ölümüyle sonuçlanır. Filmin en çarpıcı yanlarından biri, bu trajedinin ardından gelen sondur: Jean'in annesi ile Marie, aynı yasın içinde birbirini bulur ve birlikte köye dönerek kimsesiz çocuklara bakmaya başlar. Son sahnelerden birinde Marie bir saman arabasında, Pierre ise otomobilinde, aynı yolda birbirlerinin yanından geçerler. İkisi de diğerini fark etmez.
Gösterilmeyen Tren
Filmin en çok anılan çekimi, Marie'nin köyden ayrıldığı andır. Chaplin treni hiç göstermez. Marie peronda beklerken trenin gelişini yalnızca yüzünün üzerinden geçen ışık ve gölge şeritleriyle anlatır. Pencerelerden yansıyan ışık yavaşlar, durur; sonra Marie o ışığın içine doğru yürür. Bu sade ama etkileyici çözüm, Chaplin'in büyük bir dekor yerine seyircinin hayal gücüne güvendiğini gösterir. Sinema tarihçileri bu sahneyi, az şeyle çok şey anlatmanın sessiz dönemdeki en zarif örneklerinden biri olarak anar.
Abartısız Oyunculuk
1920'lerin dramlarında oyuncular duygularını çoğu zaman büyük jestlerle, kollarını açıp göğsüne bastırarak ifade ederdi. Chaplin ise bu filmde tam tersini istedi. Oyunculardan duygularını bastırmalarını, gerçek hayattaki gibi küçük hareketlerle oynamalarını bekledi. Bir bakış, bir duraksama, bir eşyanın nasıl tutulduğu, karakterler hakkında uzun ara yazılardan daha çok şey söyler.
Bu yaklaşımın en büyük kazananı Adolphe Menjou oldu. Pierre Revel rolü, onu kibar ve kayıtsız beyefendi tipinin aranan oyuncusu yaptı ve Hollywood'daki uzun kariyerinin kapısını açtı. Menjou'nun Pierre'i bir kötü adam değildir; sadece hayatı bir oyun gibi yaşayan, Marie'yi sever gibi görünse de onu hiçbir zaman tam olarak anlamayan biridir. Chaplin karakterlerini iyi ya da kötü diye ayırmaz; herkesin kendi gerekçeleri vardır.
Eleştirmenler Sevdi, Seyirci Gelmedi
Film eleştirmenlerden büyük övgü aldı. İnceliği, ironisi ve yetişkinlere yönelik bakışıyla dönemin pek çok Amerikan filminden ayrılıyordu. Yönetmenler üzerindeki etkisi de uzun süre konuşuldu; özellikle Ernst Lubitsch'in Amerika'daki zarif toplum komedilerinin bu filmden ilham aldığı sıkça dile getirilir.
Ama seyirci aynı ilgiyi göstermedi. Chaplin'i görmek için bilet alanlar, onun yerine ağır bir dramla karşılaşınca hayal kırıklığına uğradı. Film gişede beklenen başarıyı yakalayamadı. Edna Purviance'ın dram yıldızı olma umudu da gerçekleşmedi. Chaplin'in yapımcılığını üstlendiği, Josef von Sternberg'in yönettiği A Woman of the Sea (1926) adlı sonraki filmi hiç gösterime girmedi. Purviance'ın sinema kariyeri böylece fiilen sona erdi. Chaplin ise onu hayatının sonuna kadar maaş bordrosunda tuttu; bu, iki eski çalışma arkadaşı arasındaki bağın sessiz bir kanıtıdır.
Uzun Bir Sessizlik ve Geç Bir Dönüş
Chaplin, gişede beklediğini bulamayan bu filmi yıllarca dolaşımdan çekti. Parisli Bir Kadın onlarca yıl boyunca neredeyse görülemeyen bir film olarak kaldı. Chaplin, ömrünün son yıllarında film için yeni bir müzik besteledi ve film 1976'da bu müzikle yeniden gösterime girdi. Böylece seksenli yaşlarındaki usta, yarım asır önce yaptığı bu deneyi yeni kuşaklarla buluşturmuş oldu.
Serseri Olmadan Chaplin
Bugün Parisli Bir Kadın'ı izlemek, Chaplin'i farklı bir açıdan tanımak demektir. Burada güldürmeye çalışan bir oyuncu değil, kamerasının arkasında duran sabırlı bir yönetmen vardır. Ama filmin derinlerinde yine tanıdık temalar dolaşır: para ile mutluluk arasındaki mesafe, şehrin parlak yüzeyinin altındaki yalnızlık, ve bütün kayıplara rağmen başkalarına iyilik yapmaya karar veren insanlar. Marie'nin hikâyesinin bir yetimhanede, çocuklara bakarak bitmesi, Londra'nın yoksul mahallelerinde büyüyen Chaplin'in kendi geçmişine de dokunur.
Chaplin bu filmde perdede görünmez, ama her karede oradadır. Serseri'nin olmadığı bu film, aslında onun neden işe yaradığını da anlatır: Chaplin'in gücü yalnızca komik bir karakterde değil, insanlara duyduğu derin ilgide ve onları yargılamadan anlatma isteğindeydi.