İçeriğe geç
SessizAdam
Göçmen: Özgürlük Topraklarında Bir Serseri
Film Analizi

Göçmen: Özgürlük Topraklarında Bir Serseri

5 dk okuma
Görsel yapay zekâ ile üretilmiştir

1917 yazında gösterime giren Göçmen (The Immigrant), Charlie Chaplin'in Mutual şirketi için çektiği on iki kısa filmin en çok sevilenlerinden biridir. Yaklaşık yirmi dakikalık bu iki makaralık komedi, bir gemi yolculuğu, bir restoran sahnesi ve yağmurlu bir sokakta biten bir aşk hikâyesinden ibarettir. Ama bu sade kurgunun içinde Chaplin'in sonraki bütün büyük filmlerini besleyecek bir duygu saklıdır: yoksul, yabancı ve kimsesiz bir insanın onurunu koruma çabası.

Mutual Yılları: Özgürlüğün Bedeli ve Ödülü

Chaplin 1916'da Mutual Film Corporation ile imzaladığında dönemin en yüksek ücretli sanatçılarından biri olmuştu. Haftalık on bin dolar maaş ve ek bir imza ikramiyesiyle yıllık kazancı 670 bin doları buluyordu. Ama asıl önemli olan para değil, özgürlüktü. Kendi stüdyosunda, kendi ekibiyle, istediği kadar zaman harcayarak film çekebiliyordu. Edna Purviance, iri yarı kötü adam rolleriyle tanınan Eric Campbell, Albert Austin ve Henry Bergman bu dönemin sabit oyuncularıydı.

Chaplin ilerleyen yıllarda Mutual dönemini kariyerinin en mutlu dönemi olarak hatırlayacaktı. Rehinci Dükkânı, Paten Pisti ve Huzur Sokağı gibi filmler bu yıllarda çekildi. Göçmen ise bu serinin belki de en duygusal halkasıdır; komedinin hızlı temposu ile Chaplin'in giderek derinleşen hüznü burada ilk kez bu kadar dengeli bir biçimde buluşur.

Önce Restoran, Sonra Gemi

Filmin yapım hikâyesi, Chaplin'in nasıl çalıştığını anlamak için eşsiz bir kaynaktır. Kevin Brownlow ve David Gill'in 1983 tarihli Unknown Chaplin belgeseli, kurtarılan çalışma görüntüleri sayesinde bu süreci gün yüzüne çıkardı. Chaplin işe bir senaryoyla değil, bir mekânla başlamıştı: bir restoran. Sahneyi defalarca çekti, oyuncuların yerini değiştirdi, garsonları, müşterileri, hatta masaların düzenini yeniden kurdu.

Restoran sahnesi şekillendikçe Chaplin şu soruyu sordu: Bu iki yoksul insan kimdir ve buraya nasıl gelmiştir? Cevap, filmin ilk yarısını oluşturan gemi yolculuğu oldu. Yani hikâye sondan başa doğru inşa edildi. Brownlow'un aktardığına göre Chaplin bu kısa film için olağanüstü miktarda film harcadı; her jest, her bakış doğru ritmi bulana kadar tekrarlandı. Bu titizlik, Chaplin'in uzun metraj yıllarındaki mükemmeliyetçiliğinin erken bir habercisidir.

Sallanan Güverte

Film, fırtınalı denizde sallanan bir göçmen gemisinde açılır. Yolcular bir sağa bir sola savrulur, yemek tabakları masada kayar. Chaplin'in ilk görüntüsü bir yanılsamadır: Küpeşteye eğilmiş, sarsılan sırtıyla deniz tutmuş biri gibi görünür. Sonra döner ve oltasına bir balık taktığını görürüz. Bu küçük şaka, Chaplin'in seyircinin beklentisiyle oynamayı ne kadar sevdiğini gösterir.

Gemide Serseri, Edna Purviance'ın canlandırdığı genç kadınla ve onun hasta annesiyle tanışır. Kadının parası çalınmıştır. Serseri bir kumar masasında kazandığı parayı, kimseye fark ettirmeden kadının cebine sıkıştırır. Hiçbir kahramanlık nutku yoktur; iyilik, tıpkı Chaplin'in sonraki filmlerinde olduğu gibi, sessiz ve neredeyse utangaç bir hareketle yapılır.

Edna Purviance bu sahnelerde Chaplin'in en güvendiği oyuncu olduğunu bir kez daha kanıtlar. Ekranda abartılı jestlere başvurmaz; sakin yüzü, Serseri'nin telaşlı hareketleriyle güzel bir karşıtlık oluşturur. İkisi 1915'ten itibaren otuzdan fazla filmde birlikte oynadı ve Purviance, Chaplin'in kısa filmlerinde sevgi, şefkat ve umut duygusunun neredeyse simgesi hâline geldi. Göçmen'de canlandırdığı genç kadın, yalnızca kurtarılmayı bekleyen bir figür değildir; yorgun, kederli ve gururlu bir insandır. Serseri'nin ona duyduğu ilgi de bu yüzden bir oyun değil, iki yalnız insanın birbirini tanıması gibidir. Gemideki kısa bakışmalar, filmin ikinci yarısındaki buluşmanın duygusal zeminini hazırlar.

"Özgürlük Topraklarına Varış"

Filmin en çok konuşulan anı birkaç saniye sürer. Gemi New York'a yaklaşırken yolcular Özgürlük Heykeli'ni görür ve coşkuyla güverteye koşar. Ara yazı onların özgürlük topraklarına vardığını duyurur. Hemen ardından memurlar göçmenleri bir halatla çevirip sürü gibi bir köşeye toplar. Heykelin vaadi ile halatın gerçeği arasındaki bu karşıtlık, tek bir kurgu geçişiyle anlatılmıştır.

Ardından Serseri, yanından geçen bir memurun arkasından kısa ve çabuk bir tekmeyle kendi küçük intikamını alır. Seyirci güler, ama gülüşün altında bir rahatsızlık kalır. Bu, Chaplin'in mizahının özüdür: Güldürürken bir adaletsizliği gösterir, ama asla vaaz vermez.

Yarım Kalan Bir Bozuk Para

İkinci yarıda Serseri, aç ve beş parasız bir halde, sokakta bulduğu bir bozuk parayla bir restorana girer. Orada gemideki genç kadınla yeniden karşılaşır; kadın artık yalnızdır ve annesinin öldüğünü ince bir ayrıntıdan, elindeki siyah kenarlı mendilden anlarız. Bu sahnede Chaplin tek bir kelime kullanmadan yası anlatır.

Sonra komedi yeniden devreye girer. Serseri cebindeki paranın delikten düştüğünü fark eder. Bu sırada Eric Campbell'ın canlandırdığı dev cüsseli baş garson, hesabı ödeyemeyen bir müşteriyi meslektaşlarıyla birlikte dövüp kapı dışarı eder. Serseri'nin bundan sonraki her hareketi, bu kaderden kaçma çabasıdır. Yere düşen parayı bulmak, kaybetmek, yeniden bulmak; garsonun bahşiş tabağına göz ucuyla bakmak; zamanı uzatmak için kahvesini bitirmemek. Gerilim ve kahkaha aynı anda büyür.

Kurtuluş beklenmedik bir yerden gelir: Bir ressam, iki gence modellik yapmaları için iş teklif eder ve hesabı ödemeye kalkar. Serseri gururundan bunu birkaç kez geri çevirir gibi yapar; Chaplin, en çaresiz anında bile onurundan vazgeçmeyen bir adam çizer.

Yağmurda Biten Bir Hikâye

Film, ressamdan aldıkları avansla bir evlendirme dairesinin kapısına gelen iki gençle biter. Dışarıda yağmur yağmaktadır. Genç kadın çekingen davranır; Serseri onu kucaklayıp içeri taşır. Sahne kısa, sade ve şaşırtıcı biçimde sıcaktır. Bu, Serseri'nin hikâyelerinin çoğunda göremeyeceğimiz bir sondur; burada yalnız yürüyüp uzaklaşmaz, birine kavuşur.

Bir Göçmenin Gözünden

Chaplin'in bu filme neden bu kadar bağlı olduğunu anlamak zor değildir. Kendisi de 1910'da Fred Karno'nun tiyatro topluluğuyla Atlantik'i geçerek Amerika'ya gelmiş bir İngilizdi. Londra'nın yoksul mahallelerinde geçen çocukluğu, açlığı ve yoksulluk evlerini yakından tanımıştı. Göçmen'deki aç bakışlar, bir bozuk paranın taşıdığı anlam ve yabancı bir ülkede ayakta kalma çabası onun için soyut temalar değildi.

Bugün film, Amerikan Kongre Kütüphanesi'nin Ulusal Film Arşivi'nde korunan eserler arasındadır; 1998'de bu listeye seçilmiştir. Ama asıl değeri arşivlerde değil, hâlâ çalışıyor olmasındadır. Bir asrı aşkın süre sonra bile göç, yoksulluk ve bir yabancının onuru üzerine kurulan bu yirmi dakika, hem güldürür hem de düşündürür. Chaplin'in uzun metrajlarda ulaşacağı büyük dengenin, gülmekle ağlamak arasındaki o ince çizginin ilk taslaklarından biri buradadır.