İçeriğe geç
SessizAdam
Hong Konglu Kontes: Son Perde
Film Analizi

Hong Konglu Kontes: Son Perde

5 dk okuma
Görsel yapay zekâ ile üretilmiştir

Bir sanatçının son eseri çoğu zaman bir vasiyet gibi okunur. Herkes orada bir özet, bir hesaplaşma ya da büyük bir veda arar. Charlie Chaplin'in yönettiği son film olan 1967 yapımı Hong Konglu Kontes ise bu beklentiyi şaşırtıcı bir hafiflikle karşılar. Ne Mösyö Verdoux'nun ahlaki öfkesi ne de New York'ta Bir Kral'ın siyasi kırgınlığı vardır burada. Karşımızda, bir gemi kamarasında geçen, kapı çarpmalarıyla, saklanmalarla ve yanlış anlamalarla dolu, eski usul bir romantik komedi durur. Belki de Chaplin'in asıl vedası tam da bu sadeliğin içinde saklıdır.

Son Film, İlk Renk

Hong Konglu Kontes, Chaplin'in yönetmen olarak çektiği son filmdir ve aynı zamanda renkli çektiği tek filmdir. Sessiz sinemanın en büyük ustası, kariyerinin sonunda hem sesi hem de rengi kabullenmiş olur. Film Universal için, İngiltere'deki Pinewood stüdyolarında çekildi. Chaplin o sırada yetmişli yaşlarının sonuna yaklaşıyordu ve yarım asrı aşan bir sinema hayatını geride bırakmıştı.

Filmin hikâyesi aslında çok daha eskiye dayanıyordu. Chaplin bu gemi hikâyesini ilk olarak 1930'larda tasarlamış, uzun yıllar çekmecesinde saklamıştı. Yani Hong Konglu Kontes, 1960'ların sonunda çekilmiş olsa da ruhu itibarıyla otuzların sinemasına, zarif kapı komedilerinin ve şık salon romantizminin dönemine aittir. Bu zaman farkı, filmin hem büyüsünü hem de talihsizliğini belirleyecekti.

Renk, Chaplin'in elinde gösterişli bir araç olmaktan çok sessiz bir eşlikçidir. Kamera çoğu zaman sakin durur ve oyuncuların hareketlerini izler, tıpkı sessiz dönemdeki filmlerinde olduğu gibi. Chaplin hiçbir zaman kamera numaralarıyla öne çıkan bir yönetmen olmadı; onun için sinema, kadrajın içinde olup biten insan davranışıydı. Renkli bir film çekerken bile bu inancından vazgeçmedi.

Bir Kamaraya Sığan Komedi

Hikâye Hong Kong'da başlar. Marlon Brando'nun canlandırdığı Ogden Mears, büyükelçiliğe atanmış zengin bir Amerikalıdır ve bir okyanus gemisiyle yola çıkmak üzeredir. Sophia Loren ise Rus Devrimi'nden kaçmış bir aileden gelen, Hong Kong'da dans eşlikçisi olarak hayatını kazanan kontes Natascha'yı oynar. Natascha, yeni bir hayat umuduyla Ogden'ın kamarasına gizlice girer ve gemi açık denize açıldığında kendini orada saklanmak zorunda bulur.

Filmin büyük bölümü bu kamarada ve birbirine açılan birkaç odada geçer. Chaplin, dar mekânı bir sahne gibi kullanır: Kapı çalındığında Natascha banyoya koşar, görevliler içeri girer, Ogden bir şeyi saklamaya çalışırken başka bir şeyi ele verir. Bu yapı, Chaplin'in tiyatrodan ve müzikhol geleneğinden getirdiği zamanlama duygusuna dayanır. Yan rollerde Sydney Chaplin, Ogden'ın arkadaşı Harvey'i; Patrick Cargill, Natascha'yla göstermelik bir evliliğe razı edilen uşak Hudson'ı oynar. Tippi Hedren hikâyenin sonlarında Ogden'ın karısı olarak görünür. Margaret Rutherford'un kısa ama akılda kalan bir rolü, Geraldine Chaplin'in de küçük bir görünümü vardır.

Brando ile Chaplin: İki Ayrı Okul

Hong Konglu Kontes'in perde arkası, filmin kendisi kadar konuşulur. Chaplin, oyuncularına her jesti, her bakışı ve her adımı bizzat oynayarak gösteren bir yönetmendi. Sessiz sinema yıllarında edindiği bu alışkanlık, sahnenin bütün ritmini kendi kafasında kurmasına dayanıyordu. Marlon Brando ise karakterin içinden, kendi iç süreciyle oynamaya alışkın bir kuşağın en ünlü temsilcisiydi. İki farklı oyunculuk anlayışının aynı dar kamarada buluşması kolay olmadı; Brando'nun çekimlerden memnun kalmadığı yaygın olarak bilinir.

Bu gerilim ekranda da hissedilir. Brando'nun Ogden'ı zaman zaman kendisini rahatsız eden bir kalıbın içinde kıpırdanır gibidir. Sophia Loren ise rolüne çok daha rahat uyum sağlar; Natascha'nın sıcaklığı, hüzünlü geçmişi ve oyunbazlığı filmin asıl taşıyıcısıdır. Chaplin'in kameraya en çok sevgiyle baktığı kişi de odur.

Kamarot Kılığında Bir Veda

Chaplin bu filmde başrolde değildir. Kendine yalnızca küçük bir rol ayırır: gemide deniz tutmasından kıvranan yaşlı bir kamarot. Ekranda kaldığı süre birkaç dakikayı geçmez, ama bu kısa görünüm filmin en dokunaklı anlarından biridir. Dünyanın en tanınmış yüzlerinden biri, kendi son filminde bir tepsiyle kapının önünde duran, dalgalarla birlikte sendeleyen sıradan bir hizmetlidir.

Bu tercih, Şarlo'nun her zaman bir hizmetli, bir garson, bir figüran olarak dünyanın kenarında durduğunu hatırlatır. Chaplin, büyük bir veda konuşması yerine, kamaranın kapısında kısa bir sendeleme ile perdeden çekilir. Bu, onun sinemasına çok yakışan, alçakgönüllü bir selamdır.

Filmde Chaplin'in iki çocuğunun da yer alması, bu vedayı bir aile fotoğrafına dönüştürür. Sydney ve Geraldine kadrodadır, baba ise kapı eşiğindeki yaşlı kamarottur. Sanki Chaplin sahneyi yavaş yavaş başkalarına bırakmakta, kendisi de usulca kenara çekilmektedir.

Eleştirmenlerin Soğukluğu, Şarkının Zaferi

Film gösterime girdiğinde eleştirmenler pek hoşnut kalmadı. Pek çoğu filmi eski moda, ağır ve zamanının gerisinde buldu. 1967, sinemada yeni dalgaların, cesur deneylerin ve kurallara meydan okuyan genç yönetmenlerin yılıydı. Bu ortamda, otuzların salon komedisini andıran bir film ister istemez bir anakronizm gibi görüldü. Chaplin'in bu tepkiden incindiği anlatılır.

Ama filmin bir parçası, eleştirmenlerin soğukluğuna rağmen büyük bir başarı kazandı: Chaplin'in film için bestelediği "This Is My Song" adlı şarkı. Petula Clark'ın yorumuyla İngiltere'de listelerin zirvesine çıkan şarkı, birçok ülkede sevildi ve farklı sanatçılar tarafından seslendirildi. Chaplin hayatı boyunca filmlerinin müziklerini kendisi yazmıştı; ama son filminden geriye kalan en popüler şeyin bir şarkı olması, onun melodiye duyduğu sevginin ne kadar derin olduğunu gösterir.

Eski Usul Bir Romantik

Hong Konglu Kontes'i bugün izlerken, onu kendi döneminin ölçütleriyle değil, bir sanatçının kendine sadakati olarak görmek mümkün. Chaplin, modaya uymak için kendini değiştirmedi. Aşkın kapıların ardında, yanlış anlamaların arasında filizlenebileceğine; bir erkekle bir kadının, sınıfların ve geçmişin engellerine rağmen birbirini bulabileceğine inandı. Bu inanç, Şehir Işıkları'ndaki çiçekçi kızdan beri sinemasının içinde vardı.

Filmdeki aşk hikâyesi de bu inancın bir uzantısıdır. Ogden başta Natascha'yı başına bela olmuş bir yük olarak görür; zamanla onun yalnızlığını, onurunu ve yaşama sevincini fark eder. Chaplin bu değişimi büyük sahnelerle değil, küçük bakışlarla ve kısa sessizliklerle anlatır. Sözlerden çok jestlere güvenen bu anlatım, sesli sinemanın ortasında bile Chaplin'in özünde bir sessiz film yönetmeni olarak kaldığını gösterir.

Belki Hong Konglu Kontes bir başyapıt değildir. Ama son perdesini bir kavgayla değil bir valsle kapatan, son sözünü bir hicivle değil bir aşk şarkısıyla söyleyen bir sanatçının portresini çizer. Chaplin, hayatının sonuna kadar bir romantik olarak kaldı. Dünya değişmişti; o ise hâlâ, kamaranın kapısı açıldığında içeride bir mucizenin beklediğine inanmayı seçti.